DUYURULAR

Aksakal: “Papa Franciscus’un ‘düğün değil, bayram değil’ kabilinden Irak ziyareti ile esasen nelerin hedeflendiği apaçık ortadadır.”

DSP Genel Başkanı Aksakal, gerçekleştirdiği basın toplantısında Papa’nın Irak ziyaretini de değinerek çarpıcı açıklamalarda bulundu.

“Papa Franciscus’un “düğün değil, bayram değil” kabilinden Irak ziyareti ile esasen nelerin hedeflendiği apaçık ortadadır.

Bir buçuk milyon Müslüman bu bölgede Amerikan askerlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla, uçaklarından atılan bombalarla, Ebu Gureyb Cezaevindeki işkencelerde katledilirken “gıkı çıkmayan” Papa’nın bugün bölgeye ziyaret gerçekleştirip “ölümler olmasın” demesi, Hz. İbrahim’in doğduğu Ur antik kentinde Kur’an dinleyip Müslüman ve Yahudi cemaat temsilcileriyle sözde dua etmesi sadece bir din adamının ilahi duyguları ile izah edilemez.

Tarihin tüm evrelerinde islâm dünyası ile olan husumetlerini gerektiğinde ve çoğu kez savaşla ortaya koyan bu anlayıştan bölgesel barışın oluşmasına bir katkı sunmasını beklemek hayalcilikten başka bir şey olamaz.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi tarafından Papa’nın ziyareti anısına bastırılan hatıra pulları üzerine işlenen sözde Kürdistan haritası da asıl niyetin ve hayal edilenin ne olduğu konusunda yeterince işaret vermektedir.” ifadelerini kullanarak dünya ve ülke gündemine de geniş kapsamlı olarak değindi.

Aksakal açıklamasında;

Ülkemizde ve dünyada yaşanan olayların bir genel değerlendirmesini yapmak üzere her Çarşamba periyodik olarak gerçekleştirdiğimiz basın toplantımızda yeniden birlikteyiz. Katılımınız için teşekkür ediyor, hepinizi en içten saygılarımla selamlıyorum.

Sadece bizim değil, tüm insanlığın birincil sorunu haline gelen Covid-19 pandemisi ile mücadele programı konusunda her seferinde değişik varyasyonlar ortaya konulmasına rağmen çözümün umulan noktaya taşınamamış olması, geleceğe dair beklentilerin tamamen temenni düzeyinde kalması, toplumsal olarak psikolojik travma riskini de beraberinde getireceğini gözden uzak tutmamalıyız.

Bu uğurda çok canlar yitirdik.

Başta kendilerini bu yolda feda eden sağlık çalışanlarımız olmak üzere yaşamını yitiren yurttaşlarımıza bir kez daha Allah’tan rahmet, hastalıkla mücadelesi devam eden yurttaşlarımıza da acil şifalar diliyorum.

Dört gün sonra da Tıp Bayramını kutlayacağız, bu vesileyle doktorlarımızdan hemşirelerimize, sağlık memurlarımızdan hasta bakıcılarımıza, genel hizmet çalışanlarımızdan, sivil memurlarımıza kadar Tıp camiasının tümünün bayramını yürekten kutluyorum, fedakâr çalışmaları ve emekleri için şükranlarımı sunuyorum.

Son normalleşme uygulamalarıyla birlikte salgının olumsuz etkilerinin yeniden tehlikeli boyutlara doğru yönelmesi, geleceğe dair kaygılarımızı da aynı düzeyde artırmaktadır.

Evet, başta Sağlık Bakanlığı olmak üzere devlet bu konuda yeterince tespitler yapmakta ve tedbir kurallarını oluşturmakta büyük gayret sarf ediyor ama öngörülen bu tedbirlerin harfiyen uygulanması noktasında buna riayet etmeyenlere yönelik etkili yerel denetimler yerine sadece ceza yazma tehdidine bel bağlanırsa, cezalara yönelik Mahkemeler tarafından verilen “cezanın iptali” kararları ile zaten hazır bekleyen duyarsız bireylerin çoğalmasına zemin hazırlanacağı unutulmamalıdır.

Normalleştirilen yaşamda, insanların bir yerden bir yere ulaşımında kullanacakları ve esasen virüs bulaşışının en yoğun yaşandığı ortamlar olarak görülen toplu taşıma araçlarının temini, kullanımı ve koordinasyonundaki yetersizlik en hafif deyimiyle aymazlıktır, hatta gaflettir.

Bu konuda İstanbul başta olmak üzere Büyükşehir Belediyeleri ve yerel yönetimlerin beceriksizliği kendisini göstermektedir.

Okullar bir yıldan uzun süredir kapalı, birçok fabrikada gerek işe ara verme, gerekse de personel azaltma şeklide gelişen süreçte, bunlar için hizmet veren binlerce servis aracı evlerin önünde ya da otoparklarda boş yatıyor.

Bu servis araçlarının sisteme sokulması, belediyeler tarafından denetimli olarak toplu taşıma hizmetlerine dahil edilmesiyle toplu taşımada yakınılan yoğunluk büyük ölçüde ortadan kalkacaktır.

Oysa, Belediye Başkanlarının ülkenin başka mecralarında başka ikballer peşinde koşmak yerine asli görevlerine odaklanmaları, kendilerinden hizmet bekleyen yurttaşlara ya da en azından kendi seçmenlerine karşı olması öngörülen saygının gereğidir diye düşünüyorum.

Değerli basın mensupları,

Aşılama programında yeterli düzeyde bir çalışmanın hayata geçirilemediğini üzülerek gözlemliyoruz.

Bu hususta başta sayın Cumhurbaşkanı olmak üzere Sağlık Bakanlığı yetkililerinin açıklamalarıyla, ortaya konulan istatistik rakamları yeterince inandırıcı olmaktan uzaktır.

Örneğin, “yerli ve millî” aşının akıbetini merak ediyoruz.

Bu denli gecikmesinde uluslararası ilaç tekellerinin ve yurtiçindeki partnerlerinin bir baskısı ya da blokajı mı vardır, bu açıklığa kavuşturulmalıdır. Elâlemin ülkesinde şampuan imalatçıları bile Covid-19 aşılarını onaylattılar, bizde hâlâ bir gelişme yok.

Sıkıntı sadece aşı konusunda değil, bilindiği üzere bir de ayrıca Covid-19 tedavisinde yoğun olarak kullanılan ve hammaddesi Favipiravir olan ilaçların ülkemizde üretilmesi konusunda da sorun var. Başvurularını yaparak ruhsat talebinde bulunan yerli şirketlere bu izinlerin neden hâlâ verilmediğini ya da geciktirildiğini anlamak istiyoruz?

Bu durumda ister istemez, sistemi yönetenlerin başka bazı bağlantıların olabileceği ihtimali aklımıza geliyor. Sağlık Bakanı bu konuda da kamuoyunu aydınlatıcı bir açıklama yapmak zorundadır.

Sağlık ordusunun ardından Eğitim ordusunun da zaman geçirmeden aşılanmasının önemini vurgulamıştık, ancak bu konuda kayda değer bir uygulamaya henüz tanık olamadık.

Milli Eğitim Bakanı 80 bin öğretmenin aşılandığı bilgisiyle ne kadar büyük bir iş yaptığını vurgulamak istiyor. Oysa bu devletin tüm okullarında görev yapan 1 milyon 118 bin öğretmen olduğunu bakanlık kendisi açıkladı, demek ki daha onda birini bile aşılayamamışsınız ve bunu bir başarı gibi topluma sunuyorsunuz.

Ama Yüksek Öğretim kurumlarındaki hocalardan hiç söz edilmiyor. Oralardaki eğitim daha mı az önemli?

Bu hususların dikkate alınarak okulların açılması ve yüzyüze eğitimin bir an önce başlatılması elzemdir, bunun için de eğitim kadrolarının “aşılanma önceliğine” alınması gereklidir.

Ekonomide bir kargaşa aldı başını gidiyor.

Dün “damat gitsin ekonomi düzelir” diyorlardı, “damat” gitti ama dişe dokunur bir düzelme maalesef yaşanmadı.

“Kendi isteğiyle istifa” edenler kervanına damadın yakın arkadaşı olan Borsa İstanbul Genel Müdürü de katıldı, ama çaresi yok.. Dolar 8 liraya, Euro 10 liraya doğru yelken açmış gidiyor.

Elbette, şunu çok iyi biliyoruz ki; döviz kurlarının bu denli hareketli olmasının ana nedeni, üretimsizliğin sonucunda oluşan borç stoklarındaki artış, vadeleri gelen ve gelmekte olan dış borç ödemeleri ve münhasıran tüm dünyayla birlikte yaşadığımız Covid-19 pandemisinin yarattığı ortamda, tüm sektörler ve çalışma hayatındaki kesimlerin genel bütçeye yüküdür.

Hemen her gün değişik illerden gelen “ekmeğe zam” haberleri ve yapılan zamların gerek valiliklerce gerekse Mahkemelerce durdurulması, esnafla vatandaşı karşı karşıya getirecek bir seyir izliyor. Bu konuda gerçek maliyetlerin derhal güncel haliyle tespitinin yapılması ve buna göre yöntem oluşturulması zarureti vardır.

Bu konuda da bir önerimiz olacak; Ekmek halkın en temel ihtiyaç maddelerinin başında gelmektedir.

Dolayısıyla toplumun büyük kısmına reva gördüğünüz 2.825 liralık asgari ücretle evine ancak kuru ekmek götürebilen insanların bu ihtiyacını tartışma konusu olmaktan kurtarmak durumundasınız.

Ekmeğin temel ham maddesi olan un için nakliye bedelini devlet karşılasın ve yurdun her noktasında ekmek aynı gramaj ve fiyattan satılsın.

Önümüzdeki süreçte mübarek Ramazan ayı geliyor.

Ramazanın olmazsa olmazı ramazan pidesi oruç ibadetini yerine getiren insanlarımız için çok değerli.

Ramazan pidesinin de ekmek fiyatıyla aynı düzeye getirilmesini sağlayacak çalışmalar şimdiden belirlenmeli ve uygulamaya geçirilmelidir.

Bütün bunlarla birlikte;   Siyasette gerilimli ve içeriksiz gündem aynı şekilde sürmektedir. İktidar ve ana muhalefet partisi üzerine kurgulanmış kayıkçı kavgası parodisine parlamentoda temsil edilen bazı partilerin de figüran olarak dahil edilmesiyle daha öncesinde izlediğimiz tiyatroyu ardı ardına izlemeye devam ediyoruz.

Televizyonlarda kurgulanan haber ve tartışma programlarına dikkat ederseniz, her kanalda eş zamanlı aynı konular konuşuluyor ve hepsinde de aynı aktörler, yani aynı gazeteciler, aynı bilim insanları, aynı siyasetçiler, aynı sosyal araştırmacılar bir rotasyon dahilinde halka beyin yıkama stratejisi uyguluyorlar.

Değerli arkadaşlar; halkın aklıyla bu şekilde alay edilmesini içimize sindiremiyoruz.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü kutlandı. Emperyalist sistemin konuyu ne kadar özünden kopardığını, ne kadar anlamsızlaştırdığını ve içeriksizleştirdiğini hep birlikte ibretle takip ediyoruz.

Bilindiği gibi esasen 8 Mart’ın geçmişinde, 1908 yılında New York’ta 15 bin çalışan kadının “daha kısa mesai süreleri, daha yüksek maaş ve seçme hakkı” talep etmesiyle ortaya çıkmış bir mücadelenin haykırışı vardı.

Yani bu yapı üzerine kurgulanmış bir mücadelenin adıdır 8 Mart.. ama ne yazık ki bu uyanışın törpülenmesi adına olay emperyalizmin BM eliyle bloke ederek, adını da Dünya Kadınlar Günü’ne çevirip dejenere edilmesiyle bugünkü manzarasına kavuşturulmuştur.

Bugünün kutlananları arasında evlere temizliğe gidenler, tarlalarda güneşin, yağmurun altında iki büklüm çalışanlar, taşeron şirketlerinin acımasız uygulamaları kapsamında çocuklarına süt, evlerine iki lokma ekmek götüren kadınlar yoktur.

Bu vesileyle tüm emekçi kadınlarımızın 8 Mart mücadele gününü yürekten kutluyorum.

Önümüzdeki günlerde Diyarbakır annelerine bir ziyaret gerçekleştireceğiz. Diyarbakır anneleri olayı 552 gündür Türkiye gündemindeki yerini korumaya devam ediyor.

Demokratik Sol Parti olarak, devleti yönetenlerin bu konuda inandırıcı ve gerçekçi çözümü yaratmaları gerektiğine inanıyoruz. Bu çile bitirilmelidir.

Bu yeter mi? Elbette yetmez.

9 bin 411 gündür devam eden Cumartesi annelerinin de çilesinin bitirilmesi devletin boynunun borcudur.

Değerli basın mensupları,

TBMM’nin gündemine getirilen dokunulmazlık fezlekeleri konusu da siyasette ayrı bir sürecin başlayacağına dair ipuçları veriyor.

Bunlardan birincisi, bu süreci yönetenlerin öncelikli hedefinin HDP’nin kapatılarak, yeni bir iç kargaşa ortamının yaratılması, eğer fırsat bulunursa bunun da yurt sathına yaygınlaştırılarak hedeflenen planın gerçekleşmesini sağlamak olduğu noktasında kuşkularımız vardır.

Cumhur ittifakının açık destekçiliğini yapan MHP’nin konuyu sürekli kaşıması ve ittifak yapısını bozabileceğine dair zımnî duruş sergilemesinin yangına körükle gitmekten öte bir anlamı yoktur.

Bugün bazı belirtileri kamuoyu gündemine aksettirilen şekliyle, siyasi partilere devletçe yapılan yardımın yüzde üçten yüzde yediye çıkarılacağı hususu, iktidarın bu konudaki ciddiyetinin de seviyesini göstermesi bakımından manidardır.

Bir partinin mensuplarının siyasi partiler kanununda belirlenmiş kriterler dışına çıkarak toplumu ayrıştırıcı, iç kargaşaları tetikleyen çalışmalar ve açıklamalar yapması, halkı kin ve düşmanlığa sevk eden eylemlerin içinde bulunması, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü bozacak faaliyetlerde bulunduklarının tespiti zor olmasa gerek.

Bunu yapan mensuplarının tespiti ve mahkemelerce cezalandırılmaları halinde partilerine verilen hazine yardımını kesebilirsiniz, ama kanunla belirlenmiş miktardaki hazineden yapılacak yardımı seçimlere katılma kriterini yerine getiren partilere seçim dönemlerinde eşit şekilde, diğer yıllarda, aldıkları oy oranı ölçüsünde hakça pay etmek zorundasınız.

Babanızın parasını vermiyorsunuz!

Halkın vergilerinden sağlanan parayı halkın kullanımına veriyorsunuz unutmayın!

Bir de çıkmışsınız “insan hakları eylem planı” diyerek millete elma şekeri gösteriyorsunuz.

Bakalım bu konuda parlamentodaki sevgili muhalefet partileri ne diyecekler, merakla bekliyoruz. Kendilerini garanti altına alan bu hukuksuzluğa karşı gösterecekleri tavrın bir turnusol özelliği taşıyacağını belirtmek isterim.

Fezlekeler konusunda; suç işleyen milletvekilleri hakkında yasal süreç derhal ve geciktirilmeden başlatılmalı, dosyalar yargıya gönderilmeli, yargıdan da savsaklanmadan bir karar oluşturulmasının zemini hazırlanmalıdır.

Bu konu çok hassas bir nitelik arz etmektedir, yapılacak en küçük hata milletin büyük badirelerle karşı karşıya bırakılmasına yol açabilir.

Bu bizim DSP olarak tarihsel öneme sahip uyarımızdır!

Türkiye dört bir yandan küresel sistemin kıskacı altındadır. Bu cendereden kurtulabilmenin yolu birlik ve beraberlikten geçer.

Kim ne derse desin, her zaman söylediğimiz gibi bize bizden başka dost yoktur, olamaz da!

Son günlerde yaşamış olduğumuz bazı olayların art arda sıralanması bölgesel stratejilerin uygulanmaya devam edilmesi, gelecekte yaşanması planlanan senaryoların ipuçlarını da ortaya koymaktadır.

Adına B.O.P. dedikleri bu planda 22 devletin sınırlarını yeniden çizecekleri iddiasında bulunan Amerika Birleşik Devletlerinin bu stratejiden bağımsız düşünülmesine sadece “saflık” tanımı yakışır.

Papa Franciscus’un “düğün değil, bayram değil” kabilinden Irak ziyareti ile esasen nelerin hedeflendiği apaçık ortadadır.

Bir buçuk milyon Müslüman bu bölgede Amerikan askerlerinin silahlarından çıkan kurşunlarla, uçaklarından atılan bombalarla, Ebu Gureyb Cezaevindeki işkencelerde katledilirken “gıkı çıkmayan” Papa’nın bugün bölgeye ziyaret gerçekleştirip “ölümler olmasın” demesi, Hz. İbrahim’in doğduğu Ur antik kentinde Kur’an dinleyip Müslüman ve Yahudi cemaat temsilcileriyle sözde dua etmesi sadece bir din adamının ilahi duyguları ile izah edilemez.

Tarihin tüm evrelerinde islâm dünyası ile olan husumetlerini gerektiğinde ve çoğu kez savaşla ortaya koyan bu anlayıştan bölgesel barışın oluşmasına bir katkı sunmasını beklemek hayalcilikten başka bir şey olamaz.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi tarafından Papa’nın ziyareti anısına bastırılan hatıra pulları üzerine işlenen sözde Kürdistan haritası da asıl niyetin ve hayal edilenin ne olduğu konusunda yeterince işaret vermektedir.

Buradan açıkça ifade ediyorum ki; Türk milletinin topraklarına göz dikenlerin akıbeti merak ediliyorsa ulusal Kurtuluş Savaşımızın tarihsel sürecini okumalarını şiddetle tavsiye ederim.

Kendi içimizde de her kim ki böyle bir kumpasın aslî ya da talî unsuru olur, bunun bedelini ödemeyi şimdiden kabullenmiştir.

Dışişleri Bakanına, Milli Savunma Bakanına ve tabii ki Cumhurbaşkanına da buradan sesleniyorum:

Kuzey Irak’ta emperyalizmin uşaklığına soyunmuş ve bölgemizde sözde bir sözde “kürt devleti” kurma planına ev sahipliği yapmaya çalışan feodal eşkiya sürüsüne gerekli cevabı derhal vermezseniz, milliyetçi, vatansever Türk milleti sizleri ilk fırsatta o pulları alnınıza yapıştırarak layık olduğunuz yere gönderecektir. Bunu unutmayın!

Düne kadar Türkiye Cumhuriyeti pasaportuyla yaşam hakkı elde edebilmiş bu eşkıyalar da bilmelidir ki, bu topraklar sahipsiz değildir, sınırları ağababalarının kendilerine söylediği gibi “cetvelle” çizilmemiştir, bu toprakları kendine vatan yapmış Türk milletinin asil kanlarıyla çizilmiştir.

Tüm bu gelişmelere karşın, terörle mücadele konusunda “Gabar Operasyonu” sonrasında yaşanan sessizlik ve belirsizlik çok belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu konuda olayların salt HDP’nin kapatılması türünden tartışmaların gölgesinde bırakılmasının doğru bir strateji olmadığı bilinmelidir.

Akabinde yaşanan ve 11 vatan evladının şehit olduğu helikopter kazasının gerçekleşme sebepleri de inandırıcı delilleriyle ortaya konulmalıdır.

Kaza kırım tespit ekibinin açıkladığı raporun kamuoyuna yansıyan şekliyle önemli eksiklikleri olduğuna inanıyoruz.

Zira, hava taşıtlarının yaşadığı her kaza sonrasında aranılan en önemli parçası kara kutu’dur.

Peki bu konuda neden hiçbir açıklama duymuyoruz? Bu helikopterin kara kutusu yok muydu? Varsa incelendi mi?

İncelendiyse deşifresi nedir? Kazadan sağ kurtulan subaylarımızın olay anında yaşananlar konusundaki ifadesi nasıldır?

Bunların içeriği bilinçli olarak saklanıyorsa eğer, aklımıza gelecek ilk ihtimal nedeniyle Eşref Bitlis generalimizin ruhuna bir kez daha “fatiha” okumak gerekecektir.

Değerli basın mensupları,

Dünyanın en zor operasyonlarını gerçekleştirebilme yeteneğine sahip Türk Silahlı Kuvvetleri en kısa sürede PKK terör örgütünün yönetici kadrosunu derdest etmelidir. Bunun artık boş söylemlerle gerekçelendirilmesinin kabul edilecek tarafı kalmamıştır. “Irak ya da Suriye ile görüşülmelidir” gibi ayakları havada bir önerimiz asla olamaz, tek muhatap vardır, o da Amerika Birleşik Devletleri’dir.

Lafın fazlasının kimlere söylendiğini herkes çok iyi bilir. Daha fazla uzatmadan söylüyorum;

Terör ya bitirilmelidir, ya da bitirilmelidir!” ifadelerini kullandı.

Diğer Haberler

Aksakal’dan ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Yaptırım Kararına Yanıt: “Karşılığı derhal ilân edilmeli.”

ABD Dışişleri Bakanlığı, Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşılık Verme Yasası (CAATSA) kapsamında Savunma Sanayii Başkanlığı (SSB) …