DUYURULAR

DSP Genel Başkanı Aksakal Haftalık Basın Toplantısında Gündemi Değerlendirdi.

Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Sayın Önder AKSAKAL, gerçekleştirdiği basın toplantısında ülke ve dünya gündemini değerlendirdi.

Aksakal açıklamasında;

Ülke gündeminin ön sıralarında yer alan başta pandemi olmak üzere terörle mücadele, uluslararası ilişkilerdeki gerilim, ekonomide, iş ve çalışma hayatında yaşanan sıkıntıların yanı sıra şimdi de bir organize suç örgütü elebaşının ortaya attığı iddialar ve bu iddiaların muhataplarının büründüğü sessizlik, toplumun devlete ve siyaset kurumuna karşı inancını ve güvenini olumsuz olarak etkilemektedir.

Şu kadarını söylemek gerekir ki; stratejik amacı ne olursa olsun, arka planında hangi organizasyon veya devlet olursa olsun, “söyleyen ağız” ne kadar kanun kaçağı olursa olsun, ortaya atılan konular öyle üzeri kapatılacak ya da görmezden gelinecek türden değildir.

İddiaların doğrudan muhatapları başta olmak üzere, ilgilenen herkes (..ki milyon rakamları ifade ediliyor) Perşembe’leri ve Pazar’ları iple çekiyor.

Evet; bu video ve mesajlarda güncel olayların ve kişilerin yanında, geçmişte yapılan birçok kanunsuz işin de perde arkasında yaşananlar ortaya konuluyor.

Bunları görmezden gelemeyiz… Gelmemeliyiz!

Bugün hangi gerekçeyle perdelemeye çalışılırsa çalışılsın, değerli gazeteci yazar Uğur Mumcu suikasti konusunda doğrudan isim verilerek Emniyet Genel Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı da yapmış bir siyasetçinin adı ortaya sürülüyor. Kimbilir, diğer cinayetler konusunda kimler neler biliyor?

Aynı kişinin günümüzde akaryakıt kaçakçılığı yaptığı iddiası ortaya atılıyor. Ağır bir suçlamadır bu. Ama ne ilginçtir ki adı geçen zat birden ortadan kayboluyor, “doğrudur.. yalandır..” diye bir açıklama yapamıyor. Yani susuyor!

Aynı “söyleyen ağız” bir siyasetçiye ayda 10 bin dolar vermedim, (ismini de zikrederek) bir siyasetçiye “çantalarla arabasının bagajına defalarca para koydum” diyor, muhatabı bunu yalanlamıyor. Yani susuyor!

Aynı “söyleyen ağız” bu devletin İçişleri Bakanı hakkında keyfi olarak pasaport iptali yaptığını, bu uygulamanın iptali için de bir Bölge İdare Mahkemesi Hakimiyle işbirliği içinde akçeli yöntemler uyguladığını, bahse konu Hakim’in BMW X5 jiple dolaştığını, ultra lux otellerde hesap ödemeden tatil yaptıklarını anlatıyor, muhatabı bunu yalanlamıyor. Yani susuyor!

Daha ortaya nelerin saçılacağı da izleyenler tarafından “merakla” bekleniyor.

Bir atasözümüz vardır; “Sükût ikrardan gelir!”

Bu vahametin bir an önce giderilmesi, gereğinin yapılması şarttır.

Bugün Cumhurbaşkanlığı makamına yakın bazı aktörlerin, bu statülerini kullanarak kanun dışı işlere kalkıştıkları konusunda çokça hadiseye tanık oluyoruz.

Şu kadarını belirtmeliyim ki bu gibi olaylar öncelikle Cumhurbaşkanlığı makamını ve dış dünyaya karşı Türkiye Cumhuriyeti devletini töhmet altında bırakır, zayıflatır.

Buna da kimsenin hakkı yoktur!

Sayın Cumhurbaşkanı bu olayları sadece bir “iftira” tanımlamasıyla geçiştirmemeli, hukuk bu konuda gereğini yapmalı, hatta gerçekten iftira ise bunu yapanlar hakkında gerekli sonucu zaman geçirmeden yaratmalıdır.

Kaldı ki hükümet mensubu bir Bakan’ında eski Ticaret Bakanı’nın yaptığı gibi konumunu ve statüsünü kullanarak özel ticari işlerinde etik olmayan kazanç yöntemlerini uyguladığı iddias vardır ki, bunun açıklığa kavuşturulması bile geri kalan kısmlarının çorap söküğü gibi gelmesini sağlayabilecektir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 17 Mart 2021 tarihinde Halkların Demokratik Partisi (HDP) hakkında temelli kapatılması talebiyle Anayasa Mahkemesine bir dava açılmıştı.

Ancak gönderilen iddianame ve eklerindeki bilgi ve belgelerdeki eksikliklerin/yanlışlıkların giderilmesi için bu dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına iade edilmişti.

Öyle anlaşılıyor ki Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ancak 83 günde bu eksiklikleri tamamlayabilmiş, önceki gün itibariyle dosyasını yeniden Anayasa Mahkemesine sundu. Bakalım görevlendirilecek Raportör bu kez İddianameyi ve eklerini yeterli görecek mi?

Böyle bir sürecin meydana gelmesi konusunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Anayasa Mahkemesine bir dava nasıl açılır, bir siyasi partinin temelli kapatılması talebini içeren dosyada hangi belgeler yer alır, hangi usuller uygulanır gibi konularda tecrübesiz olması ihtimalini esasen düşünmek dahi istemem.

Eğer iktidar partisinin, ittifak ortağı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) tarafından ortaya konulan talebini ve beklentisini zamana yayma gibi bir stratejisi yoksa yaşanan süreç üzerinde ciddiyetle düşünülmesi ve değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.

“Adalet mülkün temelidir.” kavramı bu tip tavsamaları makul karşılayamaz.

Demokratik Sol Parti olarak bu konudaki düşüncelerimizi değişik platformlarda ve zamanlarda hep söyleyegeldik;

HDP’nin bugün siyaset kurumu içerisindeki misyonu demokratik bir kitle partisi olmaktan ziyade küresel güçlerin coğrafyamızda 100 yıldır hayal ettikleri yeni haritaların çizilebilmesine ortam sağlayacak projelerine partnerlik yapmak ve bunun için organize edilmiş PKK terör örgütünün Meclis çatısı altında siyasi ayağını oluşturmaktır.

Bu yadsınamayacak şekilde ortadadır.

Doğrusu adı geçen siyasi parti PKK’nın bir terör örgütü olmadığına dair etkili ve kararlı söylemlerinin de arkasında durmaya devam etmektedir.

Ancak parti kapatma kararlarının geçmişte yaşanan örnekleri dikkate alındığında amaçlanan yarar elde edilemediği gibi bu yapıların daha da güçlenerek başka bir isim altında yeniden Mecliste yer almalarını sağladığı gözden uzak tutulmamalıdır. Zaten bu amaçla kurulmuş ve Mecliste pusuda bekleyen yedek parti Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) HDP listelerinden seçilmiş bir Milletvekili ile mevzilenmiş beklemektedir.

Onun içindir ki, HDP’nin üstlendiği misyonu yerine getirmesini engellemek için, devletten aldığı hazine yardımıyla diğer gelir kaynaklarının ortadan kaldırılması daha anlamlı ve etkili sonuçlar yaratacaktır.

Bu şekilde bir sonuç ortaya çıktığında PKK terör örgütünün tehdit ve şantajlarına boyun eğmek zorunda kalan ve kendisini HDP’ye oy vermek zorunda hisseden seçmenlere karşı oluşturulabilecekleri duygusal zemin de bertaraf edilecektir.

Anayasa Mahkemesinin, ülkemizin karşı karşıya bıraklıdığı bu açmazdan salimen çıkmasına zemin oluşturacak bir iradeyi ortaya koyacağına inanıyorum.

Değerli basın mensupları,

Bildiğiniz üzere Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan, 14 Haziran 2021 Pazartesi günü Brüksel’de yapılacak olan NATO Liderler Zirvesinde ABD Başkanı sayın Biden ile bir görüşme yapacak.

Bu görüşmenin içeriği, niteliği ve kapsamı konusunda henüz tatmin edici bir bilgiye sahip olmamakla birlikte, şu kadarını biliyoruz ki;

Kendileri seçilmeden önceki dönemde Türkiye’deki muhalefetin desteklenerek (!)iktidardan uzaklaştırılması gerektiğine inandığı seçimle yönetime gelmiş bir   Cumhurbaşkanı ile, Irak işgali sırasında bu bölgeden sorumlu ve sözde demokrasi getirecekleri iddiasıyla milyonlarca Müslümanın katledilmesine sebep olan işgalci bir devletin Başkanı görüşme gerçekleştirecekler.

Ermenistan’ın Azerbaycan’ın işgal ettiği topraklarını Ermenistan’ın elinden kurtarmasına destek veren bir ülkenin Cumhurbaşkanı ile, 1915 olaylarını “soykırım” olarak tanıyan ülkenin Başkanı bir araya gelecekler.

Yine toprakları 73 yıl önce işgal altına alınmaya başlanmış müslüman mazlum bir halkın savunucusu bir ülkenin Cumhurbaşkanı ile, sadece bu toprakların değil, Ortadoğu coğrafyasının tamamına göz dikmiş eli kanlı bir devleti savunan ülkenin Başkanı görüşme gerçekleştirecekler.

Türkiye’nin gerek Kıbrıs’ta, gerek Ege sorununda ve gerekse Doğu Akdeniz’de deniz yataklarındaki hak ve menfaatlerinin korunması konusunda kararlı olan bir ülkenin Cumhurbaşkanı ile, Yunanistan’la, İsrail’le, AB ile, kısacası Türkiye karşıtı ülkelerle işbirliği içerisinde bir ülkenin Başkanı görüşme gerçekleştirecekler.

Detayları görüşme sonrasında ne kadar paylaşılır bilinmez ama, Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a İsmet İnönü’nün “büyük devletlerle ilişki kurmak, ayıyla yatağa girmek gibidir” sözünü aklından çıkarmaması gerektiğini önemle hatırlatmak isterim.

Görüşeceğiniz ABD Başkanından eğer;

  • Güney sınırımızda oluşturulmaya çalışılan sözde Kürt devleti hayalinden ve çabasından vazgeçmesini isteyemeyecekseniz,
  • Himayeleri altında barındırdıkları 15 Temmuz darbe girişiminin elebaşı ve şürekasını teslim alamayacaksanız,
  • Kırk senedir bu ülkenin sırtına bir kene gibi yapışmış PKK terör örgütünün tasfiye edilmesine katkısını ve iradesini sağlayamayacaksanız,
  • Parasını ödediğimiz ve gasp ettikleri F35’lerimizi geri alarak, F35 programından Türkiye’nin çıkarılması kararından vazgeçiremeyecekseniz,
  • Seçilmeden önce sarfettiği sözleri için özürden öte hiç olmazsa “amacını aşmış sözlerdi, iç siyasete yönelikti” dedirtemeyecekseniz,
  • Son tahlilde bütün bunlar olmazsa Türkiye’deki üsleri kapatma konusunda rest çekemeyecekseniz,

.. hiç olmazsa karşılıklı birer “Türk kahvesi” içip geri dönmenizi şiddetle tavsiye ederim.

Aksi halde tarih sizi hiç de iyi anmayacaktır.

Değerli basın mensupları,

Marmara denizinde yaşanan Deniz Salyası (Müsilaj) konusunda Çevre ve Şehircilik Bakanı sayın Murat Kurum tarafından açıklanan Acil Eylem Planı eksik olmakla birlikte yerindedir.

Bununla bereber Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın Marmara’daki müsilajın Karadeniz’e yayılması ihtimalinden korkması da haklı bir endişedir.

Demokratik Sol Parti olarak çevre hassasiyetimiz konusunda her fırsatta söylediğimiz gibi bu manzaranın diğer deniz yataklarında oluşması ihtimalinin de güçlü bir şekilde varlığına dikkat çekmek isterim.

Zira bugün gerek Bursa’dan Nilüfer Çayı üzerinden, gerekse Trakya’dan Ergene çayı üzerinden ve daha nice akarsu yataklarından Marmara denizine akıtılan kimyasal ve evsel atıkların derhal ve acilen durdurulması önem arz etmektedir.

Peki, sadece Marmara denizi midir tehlike altında olan? Hayır! Bugün Ege denizi de, Akdeniz de ve hatta göllerimiz de aynı tehlikenin tehdidi altındadır.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu Acil Eylem Planını en kısa zamanda revize etmeli, tüm Türkiye’yi kapsayacak şekilde düzenleyerek genişletmelidir.

Eğer hükümet Büyük Menderes nehrinin, Küçük Menderes nehrinin, Gediz nehrinin içinde bulunduğu vahim durumu görmezden geliyorsa, Ege denizine, Karadeniz’e, Akdeniz’e dökülen akarsular üzerindeki katliamın fakında değilse, Beyşehir gölündeki, Eğirdir gölündeki balık ve deniz ürünleri neslinin artık tükenmeye yüz tuttuğundan habersizse sözün bittiği yerdeyiz demekten başka bir şey kalmıyor.

Ekonomiden sosyal yaşama kadar birçok konuda sistemin kendi iç dinamiklerince oluşan koşullarına yapılan müdahaleler ne yazık ki ters sonuçlar doğurabilmektedir.

Bunun birçok örneğini sizlerle paylaşabilirim ama, en yakın tarihli olanını üzerinde konuşmak gerekirse;

Sayın Cumhurbaşkanı’nın geçtiğimiz günlerde TRT’de bir soruya verdiği yanıtta “Bugün Merkez Bankası Başkanımızla görüştüm. Faizleri düşürmemiz şart. Temmuz, Ağustos faiz düşmeye başlasın.” demesi o gün Türk lirasının yabancı paralar karşısında değer kaybetmesine, Dolar’ın ve Euro’nun veya uluslararası ticarette kullanılan dövizlerin değerinin birden yükselmesine, dolayısıyla ithalâtın bizim için pahalılaşmasına, ihracatın yabancı alıcılar için ucuzlamasına, dış ticaret açığının büyümesine sebebiyet vermiştir.

En basit değerlendirmesiyle, Merkez Bankasının kendi kanununda yazdığı gibi, bankanın temel amacının fiyat istikrarını sağlamak, bunun için gerekli olan para politikasını ve kullanacağı araçları doğrudan kendisinin belirlemesi esas kılınmıştır. Bu düzenlemenin de DSP’nin başında bulunduğu 57. Hükümet döneminde gerçekleştirildiğini hatırlatmak isterim.

Merkez Bankasının, bu kanun ile kendisine verilen görev ve yetkileri, kendi sorumluluğu altında bağımsız olarak yerine getireceği ve kullanacağı hüküm altına alınmışken durduk yere bu tür açıklamaların hangi kesimlere haksız kazanç fırsatı yaratacağını en net haliyle sayın Cumhurbaşkanı tahmin edebilmelidir.

Öteden beri enflasyonun sebebini faiz olarak gören Cumhurbaşkanı da iyi biliyor ki, genel anlamıyla başkasına ait parayı kullanmanın bedeli olarak tanımlanan, arz ve talep kuralları içinde oluşan sonuçtur faiz.

Dahası faiz, piyasa ekonomilerinin işleyişini sağlayan, kredi ve bankacılık sisteminin temelini oluşturan en önemli unsurlardan biridir. Eğer üretimi artıramazsanız, bununla birlikte istihdam sorununa kalıcı çözümler getiremezseniz ve herkesin anlayacağı bir dilde söyleyecek olursak “elin parasıyla” geçinirseniz faiz denilen mefhuma mahkûm kalırsınız ve bu mahkûmiyet müebbet düzeyine çıkabilir.

Dolayısıyla öncelikle siyasetçiler konuşurken ne söyleyeceğinden öte ne söylemeyeceğini” bilmek zorundadır.

Değerli basın mensupları,

Gündemdeki bir diğer konu da Karadeniz’le Marmara denizini birbirine bağlayacak İstanbul Kanalı projesidir.

Türkiye’de adet olduğu üzere herkesin her konuda kendisini otorite görerek fikir beyan etmesi, toplumsal algının kargaşasına sebebiyet vermektedir.

İstanbul’da düşünülen böyle bir kanal projesi ilk olarak 1994 Mahalli İdareler Seçimleri döneminde Demokratik Sol Parti tarafından ortaya konulmuş ve o dönemde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayımız sayın Necdet Özkan’ın Seçim Bildirgesinde kamuoyu ile paylaşılmıştır.

Seçim Bildirgesinin “Boğaz ve D.S.P.’nin Kanal Projesi” başlıklı bölümünde;

“Boğazın gemi trafiğine, özellikle yakıt ve tehlikeli madde yüklü gemilerin gidiş-gelişine açık olmasının son acı örneği, bu ayın içindeki, tanker faciasıdır. Tehlike, çok şükür olabildiğince ucuz atlatıldı.

Ama, yeni tehlikeler her zaman kapımızdadır. Dolayısıyla, D.S.P.’nin İstanbul Boğazından yakıt tankerlerinin geçişinin önlenerek, yeni bir kanal projesiyle Karadeniz ile Marmara’nın birleştirilmesinin devlet ve uluslararası konsorsiyumlarca gerçekleştirilmesini gündemde tutacağız. Takip edeceğiz.

Böyle bir kanal, Boğaz içinde sadece yolcu gemilerinin gidiş-gelişine olanak tanıyacaktır. Böylece kent içi deniz ulaşımı da artacaktır.

Kanal çevresinde yeni ve büyük bir yerleşim ve çekim merkezi oluşacaktır. Kanalın Karadeniz’le Marmara ağızlarında serbest bölgeler kurulabilecektir.

Böyle bir proje, devletin yanısıra uluslararası kuruluşların da mali desteği ile gerçekleştirilebilir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve özel sermaye de bu oluşuma ortak yapılabilir.

Bu “kanal”ı İstanbul kenti ve İstanbul Boğazı için zorunlu görüyoruz. Turizm ve Ticaret Merkezi olarak düşündüğümüz geleceğin İstanbul’unu düşünen herkesi bu projeyi düşünmeye, desteklemeye çağırıyoruz.” denilmiştir.

Değerli basın mensupları,

DSP her konuda uzgörülü bir siyaset anlayışının, isabetli öngörülerin öncüsü olmuş ve bu özelliğinin de halk tarafından benimsenmesi ve desteklenmesiyle birinde 66 milletvekili ile tek başına olmak üzere, üç kez devlet yönetiminde bulunmayı başarabilmiş bir partidir.

Dolayısıyla kanal projesini bugün tartışılan haliyle değerlendirdiğimizde gerek uluslararası antlaşmalar açısından, gerek olası deprem riski kapsamından, gerekse ekolojik dengenin bozulacağı kaygılarından öte, Türk Milleti’nin öncelikli ihtiyacı olup olmadığı hususunun tahlili önem taşımaktadır.

Zira konuşulan kaygılar ve eleştirilerin çerçevesi o dönemde de incelenmiş ve değerlendirilmiştir ki, böyle bir projenin hayata geçirilmesi Bülent Ecevit gibi dürüst bir siyasetçi tarafından DSP önerisi olarak halkımıza beyan edilmiştir.

Şu kadarını özellikle belirtmeliyim ki, İstanbul Kanalı projesi bugün itibariyle üretimden büyük ölçüde uzaklaşmış, her dört kişiden birinin işsiz olarak dolaştığı, iç ve dış borç miktarı trilyon dolar seviyesine yaklaşmış ekonomi yapısıyla Türkiye’nin önceliği olmamalıdır.

Görünen odur ki iktidar partisi bu projeyi gündemde tutarak, asıl konuşulması gereken konuların önünde bir perde oluşturmakta, toplumu ve siyaset kurumunu tatmin edecek bir programın paylaşılmasını gereksiz görmektedir.

Süreci ve sonucu itibariyle milletin tümünü sorumluluk altına sokacak bu projenin gerçekleştirilmesi sırasında olası iktidar değişikliğinde bir hayli olumsuzluk yaşanacağı konusu daha bugünden deklare edilmektedir.

Böyle bir projenin hayata geçirilmesi için toplumsal mutabakatın sağlanmasının önemli bir ayrıntı olarak karşımıza çıktığını gözden uzak tutmamalıyız.

Muhalefet sözcülerinin aksi bir durumda taahhüt firmalarının hakedişlerini ödemeyecekleri yönündeki beyanları, projeye ilgi gösterecek yerli-yabancı kurum ve kuruluşları da çekinser davranmaya itecektir ve bu sonuç kaçınılmazdır.

Türkiye birçok konuda yeterince belirsizliği bir arada yaşamaktadır. Bugün için bunlara bir de İstanbul Kanalı projesini eklemek ne ülkeye, ne halka, ne de yöneticilere hiç bir yarar sağlamayacaktır.” şeklinde konuştu.

 

 

Diğer Haberler

DSP Genel Başkanı Aksakal’dan Kıbrıs Barış Harekâtı’nın 47. Yıldönümünde anlamlı mesaj.

Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Önder Aksakal, 20 Temmuz 1974’te Başbakan Bülent Ecevit’in liderliğinde Türk …