DUYURULAR

DSP Genel Başkanı Sn. Önder Aksakal Bahçeşehir Üniversitesi Siyaset Okulunda Konuştu

DSP GENEL BAŞKANI SN ÖNDER AKSAKAL BAHÇEŞEHİR ÜNİVERSİTESİ SİYASET OKULUNDA “TÜRKİYE’DE TOPLUMUN SİYASET ALGISI” ÜZERİNE KONUŞTU.

TÜRKİYE’DE TOPLUMUN SİYASET ALGISI;

SİYASET: Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış. Siyaset kelimesi ArapçaSeyis (At Bakıcısı) kelimesinden türemiştir.

Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatı denildiğinde de öne çıkan belirleyici unsur, bu kurumu.. yani Devlet denen organı kimlerin yöneteceği ve işlevini yerine getirme noktasında kimlerin irade kullanacağıdır.

Esasen öncelikle bir konuyu daha açıklığa kavuşturmak mecburiyetindeyiz. “Devlet” denilen kavram ne için vardır? Ve neden Devlete ihtiyaç duyulmuştur?

Öyle ya? Durup dururken “devlet” diye bir olgu karşımıza çıkıyor. Peki nedir devlet? Devlet; Ülke adı altında yaşanılan topraklar üzerinde bulunan insanların, ekonomik, sosyal, kültürel ve tarihsel olarak bir arada “insanca” yaşayabilmelerinin kurallarını oluşturan, bu kuralları herkese eşit yaklaşımla uygulayabilen (uygulaması gereken) bir mekanizmanın adıdır.

Varsayılan bu ülkede yaşayan insanların her birisi bir diğeriyle aynı özelliklerde midir? Yani eğitim düzeyi, beden gücü, ekonomik yapısı, cinsiyeti, eni, boyu vs. ? Bu sorunun yanıtı da elbette “Hayır” olacaktır.

İşte söz konusu bu topluluğun içerisindeki çeşitli grupların, devlet mekanizmasını yönetmek, o toplum adına ve o toplum için uygulanacak sosyo-ekonomik politikaları belirlemek üzere yaptıkları çalışmaların tümüne “Siyaset” denilmektedir.

Sosyo-ekonomik politikalar demiştik.. bunu da kısaca izah etmek gerekirse; hani günümüzde yok sayılmaya çalışılan bazı kavramlar vardır ya siyaset adına.. SOL ve SAĞ kavramları. Sizlere, bizlere, herkese “canım sağ-sol mu kaldı” falan derler.. onunla ilgilidir bu söyleyeceklerim. Bu yaklaşım bir siyaset algısıdır aslında.

Elbette SOL ve SAĞ vardır, hep var olacaktır, emek ve sermaye var oldukça da bu kavramların konuşulması kaçınılmazdır.

Sonra, neden korkulur ki bu kavramlardan? Solcu olmak da, sağcı olmak da öyle utanılacak vasıflar değildir. Olmamalıdır da. 1789 Fransız Devrimi sonrasında oluşturulan Meclisteki oturma düzeninden esinlenilerek ortaya çıkmış ve tüm dünya toplumlarının literatürüne yerleşmiş bu tanımlama burjuvanın, toprak sahiplerinin, fabrika sahiplerinin kısacası sermaye sahiplerinin Meclis Başkanının sağına, emeğiyle çalışanların, işçilerin, köylülerin de Meclis Başkanının soluna oturmalarından kaynaklanmış bir konum tanımlamasıdır. Bu kesimler birbirlerini ifade ederlerken “sağcılar, solcular” diye tanımlamışlar. O halde bunda kötü olan nedir? Tam tersi de olabilirdi.

Günümüzde gerek bu kavramların ortaya çıktığı Fransa’da, gerekse burjuva devrimini gerçekleştirmiş ve devamında çağdaş medeniyet yolunda mesafe kaydetmiş diğer ülke halklarının bu tip terimsel çelişkileri tarihin çöplüğünde yok olmuş gitmiştir.

Demek ki dünya’da (tabii dünya’da derken çağdaş medeni dünyayı kastediyorum) toplumların siyaset algısı ekonomi politikalar, sosyal politikalar vb. değerler üzerine kurgulanır ve bunlar üzerinden halk tarafından değerlendirmeye alınarak Devleti yönetecek olanlar seçilir.

Dikkat ettiğiniz gibi, yukarıdaki tanımlamaların içerisinde sosyo-ekonomik değerler dışında herhangi bir argümanın siyasetin asli unsuru olduğuna ilişkin bir örnekleme yapmadım.

Şimdi gelelim Türkiye’ye.

Evet Türkiye’de nasıl durum?

Maalesef, Türkiye’de siyaset kurumunda, SOL – SAĞ tanımında sosyo-ekonomik konumlar ve değerler neredeyse en son konuşulan hususlar olmayı sürdürüyor.

Belki de bizim gibi ülkeleri şekillendiren güçler bunun böyle olmasını istiyor. Onların hesabına böylesi iyi geliyor. “… iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler.” demiyor muydu Atatürk? Yani, iktidarı elinde bulunduranlar kişisel çıkarlarını, ülkeye yerleşmiş olan dış güçlerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler diyor mealen.

Bunu sağlamanın en etkin yolu da halkı eğitimsiz bırakmak, düşünme ve muhakeme etme yeteneğinin gelişmesini önleyecek yaşam tarzı sunmak, “adam sende”ci ruh hali, “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışını yaygınlaştırmaktır. Nitekim de hep böyle olmuştur.

Televizyonlarda pembe diziler, çete-mafya konulu diziler, insanların bütün bir akşamını işgal eden yarışmalar.. bunların gündüz versiyonları ve hatta tekrarları. Bu örnekler çoğaltılabilir.

Değerli arkadaşlar,

Kısacası ülkemizde siyasi tanımlama bu yüzden sosyo-ekonomik değerler dışındaki unsurlar öne çıkarılarak topluma dayatılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, 620 yıl hüküm süren bir imparatorluğun sonrasında elimizde kalan toprakların paylaşılması girişimine karşı başlatılan bir kurtuluş savaşı sonucunda kurulmuş, yüzyıllarca tebaa ya da ümmet olarak yaşayan bir toplumdan halk ve birey kabul edilen bir topluma evrilmiştir.

Bu değişim elbette çok da rızai bir yaklaşımla gerçekleşmemiş, Cumhuriyet devrimleri, zaman zaman ortaya çıkan direnişlerin, devletin kararlı duruşuyla kırılması sonucu toplumsal yaşama uygulanabilmiştir.

Hoş, bugün ne kadarı uygulanıyor tartışılır durumda ama.. neyse, konumuza dönelim.

Tek partili dönemden çok partili döneme geçişte yaşanan uyum sorunları zaman içinde aşılsa da o dönemin etkin partisi CHP içerisinden ayrılanlar (başta Demokrat Parti) iktidarı ele geçirebilmek adına siyasi söylemlerini yukarıda da anlattığım gibi toplumun sosyo-ekonomik konumunun üzerine kurgulayacaklarına, daha çok etkili olabilecekleri milli ve manevi değer yargıları üzerine bina etmeyi yeğlemişlerdir. Bu da bir strateji olarak adlandırılabilinir.

Aynı dönemde, yani Kurtuluş Savaşı’nın gerçekleştiği dönemde, Birinci Dünya Savaşı ortamında gelişen Marksist-Leninist akımlar ve Rus Çarlığı’nın yıkılarak yerine 1917 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin kurulması, onların Türkiye Kurtuluş Savaşına gerek maddi, gerekse lojistik destek vermesi, Cumhuriyetin ilanından sonra ekonomik kalkınma sürecinde teknolojik yardımların yapılması, ağır sanayi tesislerinin yapımında ve işletilmesinde öncü rol üstlenmeleri (Çukurova’da pamuk konusunda tarımsal araştırmalar yapılıp Kayseri ve Nazilli’de Basma fabrikalarının kurulması, daha sonraki süreçlerde 1960 ihtilalinden sonra yine İskenderun Demir-Çelik fabrikası, Seydişehir Alüminyum fabrikası, Aliağa Petrol Rafinerisi ve benzeri bir çok sanayi yapısı) haliyle işçi sınıfının da gelişmesine öncülük eden yatırımlar olmuştur.

Bir taraftan halkın eğitimine verilen önem, yetişmiş insan gücü oluşturma çabaları, diğer taraftan da kalkınan bir ekonomi ve tablosal olarak emperyalizmin elinden kayıp giden bir devlet.

Bu manzara emperyalistlerin işine gelir miydi? Tabii ki gelmedi.. ve işte tam da bu noktada o dönemin etkin partisi CHP içinden ayrılanlar, sol siyaseti dinsizlik, ahlaksızlık, vatansızlık ve benzeri iftiralarla (henüz bireysel gelişimini tamamlayamamış toplum yapısını kullanarak) karalamış ve bu yafta üzülerek belirtmeliyim ki Türkiye siyasetinin kara bir lekesi olarak kalmıştır.

Milli ve manevi değer yargılarını kullananlar SAĞCI, diğerleri SOLCU olarak adlandırıla gelmiş bugüne kadar. YaniTürkiye’de Toplumun Siyaset Algısı işte bu argümanlara bağlanmıştır.

Bu algının mutlaka yıkılması, siyaseti belirleyen olguların aslında ekonomi politikalar olduğu, toplumu ve bireyleri en demokratik şekilde, elde edilen katma değerden en üst düzeyde pay sahibi yapabilmenin yöntemleri olduğu hususu halka anlatılmalı ve bu düşünce yerleşik hale getirilmelidir.

Bayrak, vatan, inanç, mezhep, bu değerler yalnızca SAĞCI olanların sahip olduğu değerler midir? SOLCU olanın bayrağı, vatanı, inancı ya da mezhebi olamaz mı?

O halde hepimize düşen öncelikli görev, bugün bize dayatılan bu anlamsız kavram kargaşasını bulunduğumuz her ortamda yok etmek üzere zaman harcamaktır.

Vatanı evimiz gibi düşünmeliyiz. Bir evde anne, baba, çocuklar hepsinin tornadan çıkmışçasına aynı düşüncede olması beklenemez. Ama bir şey önemlidir ki, o da yaşadıkları hanenin masuniyeti, mahremiyeti ve dokunulmazlığı.
Evimizin bir köşesini başka birine mülk edebilir miyiz? Evimizde fertler arasında zaman zaman görüş ayrılıkları meydana gelebilir, bunlar tartışılır, konuşulur bir şekliyle hal yoluna konulur ama hiç bir aile bireyi evinden vazgeçmez. Vatanımız da bizim evimizdir.

Bu toprakların vatan olduğunun simgesi de bayrağımızdır. O bayrak uğruna nice canlar yatıyor bu topraklarda. Bayrağımızdan vazgeçemeyiz.

Peki, bir de inançlarımız var. Bu kâinatı yaratan bir güce inanırız.. ya da inanmayız; her ikisi de inançtır. Dünya’da çok değişik varoluş gerekçelerine inanan topluluklar var.

İnsanlık tarihi boyunca olur-olmaz birçok cisme karşı da bu duygu beslenmiş. Günümüzde de yok mu İneği kutsal sayan toplumlar? Var.

Dolayısıyla herkes birbirinin inancına saygı gösterecek ve olduğu gibi kabul edecek.

O halde “Siyaset” denilince aklımıza gelecek hususlar öncelikle neler olmalı?

Kendimize şunu sormalıyız;

-Ben yaşadığım toplumda birey olarak hangi sosyo-ekonomik konumdayım?
-Birey olarak ülke ekonomisinden payıma düşen katma değer nedir?
-Sahip olduğum maddi değerleri nasıl kalıcı kılmalıyım?
-Sahip olduğum maddi değerleri nasıl artırabilirim?

Kısacası şu; bedensel gücümle mi para kazanıyorum, sermaye gücümle mi?

Sonuç hangisi olursa olsun utanılacak bir durum yok. Sermaye gücünle geçimini sağlıyorsan siyasi literatüre göre SAĞCI, bedensel gücünle geçimini sağlıyorsan SOLCU sayılırsın. Ve bu durum ne ayıp, ne de günah.

Efendim, solculuğun kriterlerinde insan hakları, çevre duyarlılığı, hayvan severlik, yaşam tarzlarına saygı, nükleer silahlara tepki, savaşlara karşı duruş vs. vs. de var diyebilirsiniz.

Bunun için zengin ya da fakir olmaya gerek yok ki. Sadece “insan” olmak gerekmiyor mu?

Efendim, benim için din, bayrak, vatan her şeyden önemlidir diyenler de olacaktır.

Bunların da her yurttaşın hissettiği değerler olması gerektiğini kabul etmeliyiz.

İşte, siyaset algısını yönetenlerin bizlere dayattığı çarpıcı bir örnek vermek gerekirse, yıllarca sözde “komünist” düşüncenin temsilcisi diye Nazım Hikmet’in kitaplarını, şiirlerini, o şiirlerden bestelenmiş türküleri yasaklayanlar gün geldi o şiirleri okuyarak toplumdan oy istediler.

Yıllarca Mithat Cemal Kuntay’ı kafatasçı faşist diye adlandıranlar gün geldi onun “Onbeş yılı karşılarken” şiirindeki “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır. Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” dizelerini siyasetlerine alet ettiler.
Kimileri de Nazım Hikmet’in “Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa” dizelerine sarılmak zorunda kalmadı mı?

Bakın bu çarpık siyasi algıların sonucunda ortaya çıkan manzara şudur; ülkenin zenginleri solcu, fakirleri sağcı olmuşlardır. Bir büyük paradokstur bu yaşadığımız.

İstanbul’dayız, size buradan örnek vermem gerekirse, Beşiktaş Belediyesini sol bir parti kazanırken, Bağcılar Belediyesini sağ parti kazanıyor. Aynı manzara Kadıköy Belediyesi ile Sultanbeyli Belediyesi için de vardır. Oysa Beşiktaş’ta yaşayan çoğunluk halk yaşam kaygısı olmayacak düzeyde varlıklı, Bağcılardaki halk yiyeceğini, giyeceğini, yakacağını kendilerine yapılan yardımlarla sağlıyor. Oysa tam tersi olması gerekmez miydi?

İşte bu yüzden ne demokrasimiz, ne hukuk düzenimiz, ne de sosyo-kültürel yapımız bir düzene sokulamıyor. Ekonomimiz de kayıt dışı yapılara emanet.

Buradan çıkaracağımız ders şu olmalıdır arkadaşlar.

Siyaset, ekonomi politikaların kurgulandığı, devleti yönetmek arzusunda ve kararlılığında olan toplumsal kesimlerin temsil ettikleri sosyo-ekonomik gücün iradesini yansıtma biçimidir.

Bir söz vardır, birçoğunuz hatırlayacaktır. “Kendini bil!

İki kelimeden ibaret olsa da çok geniş kapsamlı bir sözdür.

Demek ki, önce kendimizi bileceğiz. Neyiz, neciyiz, nereden geliriz nereye gideriz.. eğitimimiz, bilgimiz, görgümüz ne.. çevremiz, arkadaşımız, dostumuz kim.

Ondan sonra da bize dayatılan gerçekdışı siyaset algısını ortadan kaldırıp, tercihlerimizi oluşturacağımız seçimlerde vatanı, milleti ve devletimizin kasasını ve özellikle de kendimizi kimlere emanet edeceğimizi buna göre belirlemeliyiz.

Değerli arkadaşlar,

Burada ortaya konulan tanımlama ve görüşlerin tamamı hiçbir yazılı eserden alıntı yapılmadan oluşan özgün düşüncelerdir.

Hepinize, çıkmış olduğunuz hayat yolculuğunda sağlık, mutluluk ve huzur içinde üstün başarılar diliyorum.

Check Also

DSP Lideri AKSAKAL’ın 3 Aralık Dünya Engelliler Günü Mesajı.

DSP Genel Başkanı Önder AKSAKAL, 3 Aralık Dünya Engelliler Günü için bir mesaj yayınladı. AKSAKAL’ın …